Ana Sayfa Arama Galeri Video Yazarlar
Üyelik
Üye Girişi
Yayın/Gazete
Yayınlar
Kategoriler
Servisler
Nöbetçi Eczaneler Sayfası Nöbetçi Eczaneler Hava Durumu Namaz Vakitleri Puan Durumu
WhatsApp
Sosyal Medya
Uygulamamızı İndir
sol 1 reklam
sol 2 reklam
sag 1 reklam
sag 2 reklam

PTSD: Bir Savaş Hastalığı mı, Yoksa İnsanlığın En Eski Ruhsal Yaralarından Biri mi?

PTSD’nin tarihsel kökenleri, belirtileri, travmatik olayların etkileri ve beynin travmaya verdiği tepkiler ele alınıyor.

PTSD: Bir Savaş Hastalığı mı, Yoksa İnsanlığın En Eski Ruhsal Yaralarından Biri mi?

PTSD ya da Türkçe adıyla Travma Sonrası Stres Bozukluğu, çoğu zaman savaş gazileriyle özdeşleştirilir. Filmler, diziler ve haberlerde geceleri kâbus gören, en ufak seste irkilen veya savaş anılarını yeniden yaşayan askerler bu bozukluğun en bilinen örnekleri olarak karşımıza çıkar. Ancak günümüzde psikiyatri bilimi, PTSD’nin yalnızca savaş deneyimlerinden kaynaklanmadığını açıkça ortaya koymaktadır.

Deprem, sel, yangın, ağır trafik kazaları, cinsel saldırılar, çocukluk çağı istismarı, işkence veya yaşamı tehdit eden diğer travmatik olaylar da aynı ruhsal tabloya neden olabilir. Ortak nokta, yaşanan olayın türü değil; kişinin kendisini veya yakınlarını ciddi bir tehlike altında hissetmesidir.

İlginç olan ise PTSD’nin modern bir hastalık olmamasıdır. Bu bozukluk 1980 yılında bilimsel olarak tanımlanmış olsa da, tarih boyunca benzer belirtiler gösteren insanlara ilişkin çok sayıda kayıt bulunur. Başka bir ifadeyle, yeni olan travmanın kendisi değil; onu açıklayan ortak bilimsel dildir.

PTSD Nedir?

Travma Sonrası Stres Bozukluğu (PTSD), kişinin yaşadığı veya tanık olduğu ağır bir travmatik olayın ardından gelişebilen psikiyatrik bir bozukluktur. Her travmatik olay PTSD ile sonuçlanmaz; birçok insan zaman içinde yaşadığı olayı psikolojik olarak işleyerek günlük yaşamına dönebilir. Ancak bazı kişilerde travmanın etkileri aylar hatta yıllar boyunca devam edebilir.

PTSD’nin temel belirtileri dört ana grupta değerlendirilir. Bunlardan ilki, travmatik olayın istemsiz şekilde yeniden yaşanmasıdır. Kişi kâbus görebilir, geçmişte yaşadığı olay gözünün önüne gelebilir veya belirli sesler, kokular ya da görüntüler nedeniyle kendisini yeniden aynı olayın içinde hissedebilir.

İkinci belirti grubu kaçınma davranışlarıdır. Travmayı hatırlatan kişilerden, mekânlardan veya konuşmalardan uzak durma isteği gelişebilir. Bazı kişiler yaşadıkları olay hakkında konuşmak istemezken, bazıları travmayı çağrıştıran günlük durumlardan bile kaçınmaya çalışır.

Bir diğer belirti grubu ise sürekli tetikte olma hâlidir. Ani seslere aşırı irkilme, uyku bozuklukları, öfke patlamaları, dikkat güçlüğü ve sürekli bir tehdit varmış gibi hissetme bu tabloya eşlik edebilir. Ayrıca kişinin düşünce yapısı ve duygu durumu da değişebilir; suçluluk, umutsuzluk, çevreye yabancılaşma veya ilgi kaybı gibi belirtiler görülebilir.

PTSD, yalnızca yaşanan olayın anısıyla ilgili değildir. Araştırmalar, travmanın beynin tehdit algısını düzenleyen sistemlerini de etkileyebildiğini göstermektedir. Bu nedenle kişi, olay sona ermiş olsa bile tehlike hâlâ devam ediyormuş gibi hissedebilir.

PTSD Tanısına Giden Tarihsel Süreç

Travmanın insan psikolojisi üzerindeki etkileri, modern psikiyatriden çok önce de dikkat çekiyordu. Antik Yunan tarihçisi Herodot, Marathon Savaşı sırasında fiziksel olarak yaralanmamasına rağmen aniden görme yetisini kaybeden Epizelus adlı askerden söz eder. Günümüzde kesin bir tanı koymak mümkün olmasa da bazı araştırmacılar bu olayı travmaya bağlı psikojenik körlüğün en eski örneklerinden biri olarak değerlendirir.

19. yüzyılda Amerikan İç Savaşı’ndan dönen askerlerde görülen çarpıntı, yoğun kaygı ve kâbuslar “Soldier’s Heart” adıyla tanımlandı. I. Dünya Savaşı sırasında ise benzer belirtiler gösteren askerler için “Shell Shock” kavramı kullanılmaya başlandı. Başlangıçta bu durumun top mermilerinin oluşturduğu patlama dalgalarının beyne zarar vermesinden kaynaklandığı düşünülüyordu. Ancak aynı belirtilerin patlamaya doğrudan maruz kalmayan askerlerde de görülmesi, sorunun fiziksel yaralanmadan çok psikolojik travmayla ilişkili olduğunu gösterdi.

II. Dünya Savaşı sonrasında travma araştırmaları genişlese de asıl dönüm noktası Vietnam Savaşı oldu. Cepheden dönen askerler üzerinde yapılan çalışmalar, benzer belirtilerin cinsel saldırı mağdurlarında, ağır kazalardan kurtulanlarda, doğal afetleri yaşayan kişilerde ve işkence gören sivillerde de görüldüğünü ortaya koydu. Böylece bilim insanları, farklı olayların insan beyninde benzer psikolojik sonuçlar oluşturabildiğini fark etti.

Bu gözlemler, travmanın yalnızca savaş psikolojisinin konusu olmadığını; insan yaşamını tehdit eden pek çok deneyimin ortak bir ruhsal tabloya yol açabileceğini göstererek PTSD tanısının geliştirilmesine zemin hazırladı.

PTSD’nin Bilimsel Olarak Tanımlanması 

Travmanın insan psikolojisi üzerindeki etkileri uzun yıllardır bilinse de, bu belirtiler farklı dönemlerde farklı isimlerle tanımlanıyordu. Ortak ve bilimsel bir tanı oluşturulması ise ancak 20. yüzyılın sonlarında mümkün oldu.

1980 yılında Amerikan Psikiyatri Birliği, yayımladığı DSM-III (Diagnostic and Statistical Manual of Mental Disorders, Third Edition) adlı tanı kılavuzunda ilk kez Post-Traumatic Stress Disorder (PTSD) kavramına yer verdi. Böylece yaşamı tehdit eden bir olayın ardından ortaya çıkan ve belirli belirtilerle seyreden ruhsal tablo, bağımsız bir psikiyatrik bozukluk olarak resmen kabul edildi.

Bu tanının en önemli özelliği, yalnızca savaş deneyimlerini kapsamamasıydı. Deprem, sel, yangın, ağır trafik kazaları, cinsel saldırılar, işkence, terör olayları ve benzeri yaşamı tehdit eden pek çok travmatik deneyim de aynı tanı çerçevesinde değerlendirildi. Böylece travmanın kaynağından çok, kişinin yaşadığı olayın psikolojik etkisinin belirleyici olduğu kabul edilmiş oldu.

Sonraki yıllarda yürütülen araştırmalar doğrultusunda tanı ölçütleri güncellendi. Günümüzde hem Amerikan Psikiyatri Birliği’nin DSM-5 tanı kılavuzu hem de Dünya Sağlık Örgütü’nün ICD-11 sınıflandırması, PTSD’yi uluslararası kabul gören ölçütlerle tanımlamaktadır.

1980 yılı, travmanın ortaya çıktığı tarih değil; insanlığın çok daha eski dönemlerden beri yaşadığı bu ruhsal tablonun ortak bir isim altında bilimsel olarak tanımlandığı yıl olarak kabul edilir.

PTSD Kimlerde Görülür?

PTSD uzun yıllar boyunca savaş gazileriyle özdeşleştirilmiş olsa da, günümüzde bunun çok daha geniş bir kitleyi etkileyebildiği bilinmektedir. Yaşamı tehdit eden veya kişinin fiziksel ya da psikolojik bütünlüğünü ciddi biçimde sarsan birçok olay, travma sonrası stres bozukluğuna yol açabilir.

PTSD gelişmesine neden olabilecek başlıca travmatik olaylar şunlardır:

  • Savaşlar ve silahlı çatışmalar
  • Deprem, sel, yangın ve benzeri doğal afetler
  • Ağır trafik veya iş kazaları
  • Cinsel saldırılar
  • Fiziksel şiddet ve aile içi şiddet
  • Çocukluk döneminde yaşanan ağır istismar ve ihmal
  • İşkence, kaçırılma veya rehin alınma
  • Terör saldırıları
  • Hayatı tehdit eden ciddi hastalıklar veya tıbbi müdahaleler
  • Başka bir kişinin travmatik bir olaya maruz kalmasına tanıklık etmek

Bununla birlikte, aynı olayı yaşayan herkes PTSD geliştirmez. Bazı kişiler yaşadıkları travmayı zaman içinde psikolojik olarak işleyebilirken, bazı kişilerde belirtiler uzun süre devam edebilir. Travmanın şiddeti, süresi, kişinin daha önce benzer deneyimler yaşayıp yaşamadığı, sosyal destek düzeyi ve genetik yatkınlık gibi birçok faktör bu süreçte etkili olabilir.

Bu nedenle PTSD, yaşanan olayın büyüklüğünden çok, kişinin o olaya verdiği biyolojik ve psikolojik tepkiyle ilişkilidir.

Beyin, Travmaya Nasıl Tepki Verir?

Travmatik bir olay sırasında beyin, hayatta kalmayı öncelikli hâle getiren savunma mekanizmalarını devreye sokar. Tehlike algısıyla birlikte stres hormonlarının salgılanması artar ve vücut “savaş ya da kaç” tepkisine hazırlanır. Bu süreç normal şartlarda geçicidir. Ancak bazı kişilerde beyin, tehlike sona ermesine rağmen alarm durumunu sürdürmeye devam edebilir.

Araştırmalar, PTSD gelişen kişilerde özellikle üç beyin bölgesinin önemli rol oynadığını göstermektedir.

Amigdala, beynin tehlikeleri algılayan alarm merkezlerinden biridir. PTSD’de bu bölgenin normalden daha aktif çalışabildiği ve kişinin güvenli ortamlarda bile tehdit algılamasına neden olabildiği düşünülmektedir.

Hipokampus, yaşanan olayların zamanını ve bağlamını düzenleyen bellek merkezidir. Travmatik anıların parçalı veya çok canlı şekilde hatırlanmasında bu bölgedeki işleyiş değişikliklerinin etkili olduğu gösterilmiştir.

Prefrontal korteks ise karar verme, mantıklı değerlendirme ve duyguların düzenlenmesinde görev alır. PTSD’de bu bölgenin amigdala üzerindeki dengeleyici etkisinin azalabildiği, bunun da korku ve kaygı tepkilerinin daha yoğun hissedilmesine katkıda bulunduğu düşünülmektedir.

Bu nedenle PTSD yalnızca psikolojik bir deneyim değil, aynı zamanda beynin travmaya verdiği biyolojik yanıtlarla da ilişkili bir durum olarak kabul edilir.

Sonuç

PTSD, uzun yıllar boyunca savaş gazileriyle özdeşleştirilmiş olsa da, günümüzde bunun insanın travmatik deneyimlere verdiği evrensel bir tepki olduğu bilinmektedir. Savaşlar bu bozukluğun anlaşılmasında önemli bir rol oynamış, ancak yapılan araştırmalar aynı belirtilerin doğal afetler, cinsel saldırılar, ağır kazalar, işkence ve diğer yaşamı tehdit eden olayların ardından da ortaya çıkabildiğini göstermiştir.

1980 yılında PTSD’nin resmî bir tanı olarak kabul edilmesi, yeni bir hastalığın ortaya çıktığı anlamına gelmez. Bu tarih, insanlığın çok eski dönemlerden beri yaşadığı ortak bir ruhsal tablonun bilimsel olarak tanımlandığı dönüm noktasıdır.

Bugün elde edilen klinik araştırmalar ve nörobilim bulguları, travmanın yalnızca yaşanan olayla değil, beynin tehlikeye verdiği doğal yanıtla da ilişkili olduğunu ortaya koymaktadır. Bu nedenle PTSD, yalnızca savaşın değil; insan yaşamını derinden sarsan her türlü travmatik deneyimin ardından gelişebilen, tanısı ve tedavisi mümkün olan bir ruh sağlığı bozukluğu olarak kabul edilmektedir.

Belki de bu konudaki en önemli değişim, travmanın kendisinde değil; ona bakış açımızda yaşandı. Geçmişte farklı isimlerle açıklanmaya çalışılan ve çoğu zaman yanlış yorumlanan bu durum, bugün bilimsel olarak anlaşılabilen ve uygun destekle tedavi edilebilen bir sağlık sorunu olarak değerlendirilmektedir. Bu yönüyle PTSD, modern tıbbın ortaya çıkardığı yeni bir hastalık değil; insanlık tarihi kadar eski bir deneyimin modern bilim tarafından tanımlanmış hâlidir.