Ana Sayfa Arama Galeri Video Yazarlar
Üyelik
Üye Girişi
Yayın/Gazete
Yayınlar
Kategoriler
Servisler
Nöbetçi Eczaneler Sayfası Nöbetçi Eczaneler Hava Durumu Namaz Vakitleri Puan Durumu
WhatsApp
Sosyal Medya
Uygulamamızı İndir
sol 1 reklam
sol 2 reklam
sag 1 reklam
sag 2 reklam

Stand and Deliver: Jaime Escalante’nin Gerçek Hikâyesi

Stand and Deliver filmine konu olan Jaime Escalante’nin gerçek hikâyesinden yola çıkarak, yapılamaz denilen şeylerin nasıl mümkün hâle gelebildiğini inceliyoruz.

Stand and Deliver: Jaime Escalante’nin Gerçek Hikâyesi

1988 yapımı Stand and Deliver, Los Angeles’taki Garfield High School’da matematik öğretmenliği yapan Jaime Escalante’nin öğrencileriyle yaşadığı gerçek bir başarı hikâyesini sinemaya taşıdı. Film, gerçek bir olaya dayandığını daha ilk sahnesinde belirtiyor. Başrolde Edward James Olmos’un canlandırdığı Escalante, düşük akademik başarıyla anılan bir okulda öğrencilerini ileri düzey matematiğe hazırlıyor ve 1982’de 18 öğrencisinin Advanced Placement (AP; İleri Düzey Yerleştirme) Calculus sınavını geçmesiyle ülke çapında dikkat çekiyor.

Gerçek hikâyenin ilginç tarafı sınav sonucundan daha geniş bir yere uzanıyor. Escalante, aynı okulda bulunan, aynı matematiği öğrenen ve benzer eğitim koşullarına sahip öğrencilerle farklı bir çalışma düzeni kurdu. Sonuçlar ortaya çıktığında tartışılan şey artık yalnızca bir matematik sınıfının başarısı değildi.

Jaime Escalante Kimdir? 

Jaime Escalante, Bolivya doğumlu bir matematik öğretmeniydi. Amerika Birleşik Devletleri’ne yerleştikten sonra Pasadena’da bir kahve dükkânında çalıştı, matematik ve fizik eğitimi aldı, ardından öğretmenlik yeterliliği kazanmak için California State University, Los Angeles’a devam etti.

1974 sonbaharında, 43 yaşındayken Garfield High School’da öğretmenliğe başladı. Okul, Los Angeles’ın East Los Angeles bölgesinde bulunuyordu ve akademik başarısıyla öne çıkan bir kurum değildi. Escalante başlangıçta en düşük seviyedeki matematik derslerini vermekle görevlendirildi. Ders kitaplarının seviyesini yetersiz buldu ve öğrencilerin sınıfta ciddi disiplin sorunları yaşadığını gördü.

İlk izlenimi olumlu değildi. Buna rağmen Garfield’da kaldı ve zaman içinde matematik programını değiştirmeye başladı.

Escalante’nin Garfield High School’a Gelişi 

Escalante’nin göreve başladığı dönemde Garfield’ın akademik itibarı oldukça zayıftı. 1970’lerin ortalarında okul, Los Angeles Birleşik Okul Bölgesi’nin en sorunlu liselerinden biri olarak değerlendiriliyor ve akreditasyonunu kaybetme tehlikesi yaşıyordu.

Escalante’nin karşılaştığı temel sorun matematiğin kendisinden çok, öğrencilerin eğitimle kurduğu ilişkiydi. Öğrencilerin önemli bir bölümü yüksek düzey matematik derslerine yönelmiyor, okulun akademik beklentileri de bu yönde güçlü bir kültür oluşturmuyordu.

Escalante bu tabloyu değiştirmek için öğrencileri doğrudan üniversite düzeyindeki bir sınava hazırlamaya karar verdi. Bir süre sonra Advanced Placement programını keşfetti. Program, lise öğrencilerine üniversite düzeyindeki dersleri takip etme ve yıl sonunda yapılan sınavla bilgilerini ölçme imkânı sağlıyordu. Escalante için bu sınav, öğrencilerin önüne ölçülebilir bir hedef koyuyordu.

1978’de ilk AP Calculus sınıfını oluşturdu.

Escalante’nin Uyguladığı Eğitim Sistemi 

Escalante’nin başarısını tek bir öğretim tekniğine bağlamak güçtür. Program, yüksek beklenti, yoğun çalışma, düzenli ölçme ve öğrencilerin derse bağlılığını artıran bir sınıf kültürünün birleşiminden oluşuyordu.

Yüksek Beklenti 

Escalante öğrencileri için hedefi düşük tutmadı. Onları daha kolay bir matematik programına yönlendirmek yerine AP Calculus gibi üniversite düzeyindeki bir sınava hazırladı.

Bu yaklaşımın temelinde öğrencilerin mevcut performansını değişmez bir kapasite olarak görmemek vardı. Bir öğrencinin o güne kadar düşük matematik başarısı göstermesi, ileride daha zor bir matematiği öğrenemeyeceğinin kanıtı olarak kabul edilmedi.

Escalante’nin sınıfındaki hedef, öğrencilerin mevcut seviyesini tarif etmekten çok ulaşabilecekleri seviyeyi yükseltmekti.

Yoğun Çalışma ve Ek Dersler 

Bu hedef, yoğun bir çalışma düzeniyle desteklendi. İlk AP sınıfındaki 14 öğrenciden beşi yıl sonuna kadar programda kaldı. Dersler sabah erken başladı; öğrenciler düzenli olarak kısa sınavlara ve haftalık testlere girdi. Ek çalışma saatleri okuldan önce, okuldan sonra ve cumartesi günlerini kapsıyordu.

Escalante’nin yöntemi yüksek beklentiyi yüksek emekle birleştiriyordu. Öğrencilerden zor bir sınavı geçmeleri beklenirken bunun için gereken çalışma süresi de programın parçası hâline getirildi.

Ganas ve Dersin İçine Öğrenciyi Çekmek 

Escalante’nin kullandığı kavramlardan biri ganas idi. İspanyolcada istek, gayret ve başarma arzusu anlamlarına gelen bu kelime, onun eğitim anlayışında önemli bir yere sahipti. Öğrencinin çalışmaya gönüllü biçimde katılması, matematiği yalnızca sınav için öğrenmesinden daha değerli görülüyordu.

Escalante matematiği sınıfta daha canlı hâle getirmek için mizah, gündelik örnekler, çeşitli nesneler ve gösterilerden yararlanıyordu. Matematik bilgisi güçlüydü; aynı zamanda karmaşık kavramları öğrencilerin ilgisini canlı tutacak biçimde anlatabiliyordu.

Bu yöntem zamanla öğrencilerin dersle kurduğu ilişkiyi değiştirdi. Matematik, sınıfta yalnızca geçilmesi gereken bir ders olmaktan çıkıp öğrencilerin birlikte ulaşmaya çalıştığı bir hedefe dönüştü.

AP Calculus Sınavlarında Gelen Sonuçlar 

Programın etkisi birkaç yıl içinde sınav sonuçlarına yansıdı. Escalante’nin öğrencilerinin AP Calculus performansı, başlangıçtaki küçük grubun çok ötesine geçen bir başarı çizgisi oluşturdu.

1978’de ilk AP Calculus sınıfına 14 öğrenci kaydoldu; yoğun çalışma ve devam koşullarının ardından beş öğrenci programın sonuna kadar kaldı ve bunların ikisi sınavı geçti. 1980’de dokuz öğrencinin yedisi, 1981’de ise 15 öğrencinin 14’ü başarılı oldu. 1982’de Escalante’nin sınıfındaki 18 öğrencinin tamamı AP Calculus sınavını geçti. Bu öğrencilerin yedisi en yüksek puan olan 5’i aldı.

Böylece Garfield’daki matematik programı, okulun genel akademik görünümünü değiştiren başlıca unsurlardan biri hâline geldi. 1987’de Garfield’dan 108 öğrenci ilk yıl kalkülüs AP sınavına girdi ve okul, kamu liseleri arasında ülke çapında yedinci sıraya yükseldi.

1982’deki Kopya Şüphesi 

1982 başarısı kısa süre içinde tartışmaya dönüştü. Educational Testing Service (ETS; Eğitimsel Test Hizmeti), 18 sınavdan 14’ünde cevaplar arasında şüpheli benzerlikler bulunduğunu açıkladı ve bu sınavların sonuçlarını geçersiz saydı. Öğrencilerden 12’si sınava yeniden girmeyi kabul etti. İkinci sınavda da 12 öğrencinin tamamı geçer not aldı.

Olayın kendisi daha sonra Stand and Deliver filminin en önemli bölümlerinden biri oldu. Gerçek hayattaki tartışma ise yıllar boyunca farklı biçimlerde ele alındı. Daha sonraki araştırmalar ilk sınavda bazı öğrencilerin gerçekten kopya çektiğini ileri sürdü. Bu nedenle 1982 olayını “öğrencilerin suçsuzluğunun kesin olarak kanıtlandığı” biçiminde anlatmak doğru olmaz. Asıl dikkat çekici sonuç, sınavın yeniden uygulanmasının ardından öğrencilerin yine başarılı olmasıdır.

Bu sonuç, Escalante’nin programının yalnızca tek bir sınav günündeki olağanüstü performansa dayanmadığını gösteren en güçlü ayrıntılardan biridir.

Aynı Malzeme, Farklı Usta 

Garfield‘daki hikâyeye bakıldığında ortada tamamen yeni bir insan topluluğu ya da daha önce bilinmeyen bir matematik bulunmuyordu. Öğrenciler aynı okuldaydı. Öğretmenler aynı eğitim sisteminin içindeydi. Kalkülüs zaten bilinen bir matematik dalıydı.

Farkı yaratan şey, bu aynı malzemenin farklı biçimde işlenmesiydi.

Escalante’nin matematik bilgisi önemliydi. Bunun yanında öğrencilerinden beklediği seviyeyi yükseltmesi, çalışma düzenini değiştirmesi, hedefi somutlaştırması ve öğrencileri bu hedefin çevresinde toplaması da programın parçasıydı.

Bu nedenle Escalante’nin hikâyesini “başarılı bir öğretmen öğrencilerine çok çalışmayı öğretti” cümlesine sıkıştırmak eksik kalır. Daha ilginç olan, daha önce belirli bir seviyede değerlendirilen bir grubun, başka bir yaklaşım altında farklı bir sonuç ortaya koyabilmesidir.

Burada aynı malzeme, farklı usta benzetmesi anlam kazanır.

Bir jokey, herkesin yarışın sonunda geride kalacağını düşündüğü bir atla yarış kazanabilir. Bir mühendis, yıllardır çözülemeyen bir probleme daha önce denenmemiş bir yöntem uygulayarak çözüm bulabilir. Bir devlet adamı, kendi döneminde gerçekçi görülmeyen bir siyasal dönüşümü hayata geçirebilir.

Bu örneklerin ölçeği birbirinden tamamen farklıdır. Ortak noktaları sonuçların büyüklüğü değil, verilmiş bir sınırın aşılmasıdır.

Mümkün Olanın Sınırları 

Burada önemli bir ayrım ortaya çıkar: Herkesin yapamayacağı bir şey ile kimsenin yapamayacağı bir şey aynı değildir.

İnsanların yetenekleri, fiziksel güçleri, bilgileri, deneyimleri, karakterleri ve içinde bulundukları koşullar birbirinden farklıdır. Bir insanın yapabildiği şeyi başka bir insan yapamayabilir. Bu durum insan kapasitesinin doğal bir parçasıdır.

Bir kavanoz kapağını düşünelim. Gücü yetmeyen bir çocuk ya da yaşlı bir insan kapağı açamayabilir. Daha güçlü biri aynı kapağı birkaç saniyede açabilir. Burada “herkes yapabilir” sonucu çıkarılamaz. Fakat bir kişinin açamamasından “bu kapak açılamaz” sonucu da çıkmaz.

Escalante’nin öğrencileri açısından da benzer bir ayrım vardır. Garfield’daki her öğrencinin kalkülüsü aynı düzeyde öğrenmesi beklenemezdi. Her öğretmenin Escalante ile aynı sonucu üretmesi de mümkün değildi. Fakat buradan o öğrencilerin yüksek düzey matematik öğrenemeyeceği sonucu çıkmıyordu.

Daha büyük ölçekte aynı durum tarih için de geçerlidir. Bir kişinin ortaya koyduğu siyasal, bilimsel veya toplumsal başarıyı herkesin tekrarlayabilmesi gerekmez. Zaten böyle olsaydı ortaya çıkan kişi istisnai bir tarihsel figür hâline gelmezdi.

Mustafa Kemal Atatürk’ün Milli Mücadele sonrasında Türkiye’nin siyasal yapısını Cumhuriyet temelinde yeniden kurması da bu açıdan düşünülebilir. Buradaki mesele “herkesin Atatürk kadar büyük işler yapabileceği” değildir. Böyle bir iddianın tarihsel bir karşılığı yoktur. Mesele, bir dönemin mevcut koşulları içinde mümkün görünmeyen bir hedefin belirli bir kişi tarafından mümkün hâle getirilebilmesidir.

Escalante Örneğinin Gösterdiği Şey 

Escalante’nin hikâyesi, bir öğretmenin öğrencilerine kalkülüs öğretmesinin ötesine geçer. Garfield’da ortaya çıkan sonuç, insanların bir kişi, bir grup veya bir problem hakkında verdikleri hükümlerin her zaman kesin bir sınır oluşturmadığını gösterir.

Burada iki düşünceyi birbirine karıştırmamak gerekir.

Herkes her şeyi yapabilir demek gerçekçi değildir. İnsanların kapasitesi ve koşulları farklıdır.

Kimse yapamaz demek ise çok daha güçlü bir iddiadır.

Bir kişinin, bir grubun veya bir toplumun geçmişte başaramadığı bir şeyi gelecekte başka bir yöntemle başarabilmesi mümkündür. Escalante’nin öğrencileri, kendi okul ortamlarında bunun örneğini verdi. Başka alanlarda aynı durum bir yarışta, bir mühendislik probleminde, bilimsel bir keşifte veya tarihsel bir dönüşümde ortaya çıkabilir.

Sonuçların büyüklüğü değişir. Bir insanın açamadığı kavanozu başka biri açabilir; bir jokey yarışı kazanabilir; bir mühendis yıllardır çözülemeyen problemi çözebilir; bir öğretmen düşük başarıyla anılan öğrencilerini üniversite düzeyindeki matematiğe taşıyabilir; bir siyasi lider ülkesinin geleceğini değiştirebilir.

Bunların her birinde asıl soru: “Bunu herkes yapabilir mi?” değil, Bunu gerçekten kimse yapamaz mı? olmalıdır.

Escalante’nin hikâyesini ilginç kılan da tam olarak bu ayrımdır. Bir şeyi herkesin yapamaması, onun imkânsız olduğunu göstermez. Bazen sınır insanlarda değil, probleme nasıl bakıldığında bulunur.