Çelikten Bir İmparatorluk ve Cumhuriyet Abidesi: Yavuz Zırhlısının Yüzyıllık Öyküsü
Bazı nesneler vardır ki, yalnızca demirden, çelikten ya da ahşaptan ibaret değillerdir. Onlar, bir ulusun kaderini omuzlarında taşır, tarihin akışını yönlendirir ve zamanı gelip sahneden çekildiklerinde arkalarında devasa bir boşluk bırakırlar. Türk denizcilik ve siyasi tarihinin en büyük, en heybetli ve belki de en dramatik aktörlerinden biri şüphesiz Yavuz Zırhlısıdır. Hamburg tersanelerinde bir Alman dretnotu olarak başlayan, Osmanlı’yı cihan harbine sürükleyen bir “kaçak” olarak devam eden ve nihayetinde genç Türkiye Cumhuriyeti’nin diplomatik sancağını taşıyan bu ihtişamlı gemi, jilet fabrikasında son bulan hazin sonuyla adeta bir imparatorluğun ve cumhuriyetin askeri panoramasını sunar.
Bir tarihçinin gözünden, bu çelik devin doğumundan ölümüne, suların altındaki gürlemesinden kaynak makinelerinin altındaki sessiz veda anına kadar uzanan o uzun ve dalgalı yolculuğuna derinlemesine bir saygı duruşunda bulunalım.
1. Hamburg’da Doğan Dev: SMS Goeben
1900’lerin başı, dünya denizlerinde korkunç bir silahlanma yarışına sahne oluyordu. İngiltere’nin “Dreadnought” tipi devasa savaş gemilerini denize indirmesiyle birlikte, Alman İmparatorluğu da bu hamleye gecikmeden yanıt vermek istedi. Takvimler 12 Ağustos 1909’u gösterdiğinde, Hamburg’daki ünlü Blohm & Voss tersanesinde geleceğin efsanesi olacak bir geminin omurgası kızağa konuldu: SMS Goeben.
28 Mart 1911’de denize indirilen Goeben, Moltke sınıfı bir muharebe kruvazörüydü. 186 metre uzunluğunda, 25 bin tonu aşkın ağırlıkta olan bu çelik canavar, döneminin en ileri teknolojisine sahipti. 28 knot gibi o dönem için muazzam bir hıza ulaşıyor, üzerindeki devasa 28 cm’lik toplarla kilometrelerce ötedeki hedefleri darmadağın edebiliyordu. Almanya, Akdeniz’deki çıkarlarını korumak amacıyla bu göz bebeği gemisini yanına hafif kruvazör SMS Breslau’yu da vererek Akdeniz Tümeni olarak görevlendirdi. Ancak Avrupa, barut fıçısı gibi patlamaya hazırdı.
2. Akdeniz’de Av, Çanakkale’de Sığınak: Goeben’den Yavuz’a
1914 yazında I. Dünya Savaşı patlak verdiğinde, Amiral Wilhelm Souchon komutasındaki Goeben ve Breslau, kendilerinden sayıca çok üstün olan İngiliz Akdeniz Filosu’nun radarına yakalandı. Başlayan amansız kovalamaca, dünya siyaset tarihinin en büyük kırılma noktalarından birine sahne olacaktı.
İngiliz zırhlılarını adeta bir satranç ustası gibi atlatan Amiral Souchon, rotayı gizlice doğuya, Osmanlı İmparatorluğu’nun kalbine çevirdi. 10 Ağustos 1914’te bu iki Alman gemisi Çanakkale Boğazı önüne geldiğinde, İttihat ve Terakki hükümetinin (özellikle Enver Paşa’nın) emriyle içeri alındılar. Uluslararası hukuka göre tarafsız olan Osmanlı’nın bu gemileri ya silahsızlandırması ya da liman dışına çıkarması gerekiyordu. Ancak dahice –ve bir o kadar da tehlikeli– bir diplomatik kılıf bulundu: İngilizlerin parası ödenmiş olduğu halde el koyduğu Sultan Osman ve Reşadiye gemilerine karşılık, bu gemilerin Almanya’dan satın alındığı ilan edildi.
Goeben’in adı Yavuz Sultan Selim, Breslau’nun adı ise Midilli oldu. Alman mürettebata fes giydirildi, geminin direğine Osmanlı sancağı çekildi. Ancak ipler hâlâ Almanların elindeydi. Nitekim 29 Ekim 1914 sabahı, Yavuz’un liderliğindeki filo Karadeniz’e açılarak Rusya’nın Sivastopol ve Odessa limanlarını bombaladı. Bu hamleyle birlikte Osmanlı İmparatorluğu, geri dönüşü olmayan o büyük felaketin, I. Dünya Savaşı’nın tam ortasına atılmış oldu.
3. Cihan Harbi’nin Çelik Kalkanı ve Alınan Yaralar
Yavuz, savaşa girer girmez Karadeniz’deki tüm dengeleri değiştirdi. Rus donanması, Yavuz’un tek başına sahip olduğu ateş gücü ve sürat karşısında dehşete kapılmıştı. Karadeniz Boğazı’na yapılabilecek olası bir Rus çıkarmasını tek başına engelleyen en büyük caydırıcı güç Yavuz’du.
Savaş boyunca Rus zırhlılarıyla amansız çatışmalara giren gemi, defalarca mayın yarası aldı. En ağır darbeyi ise savaşın sonlarına doğru, 20 Ocak 1918’deki İmroz (Gökçeada) Deniz Muharebesi’nde aldı. İngiliz gemilerini batırdıktan sonra dönüş yolunda Çanakkale önlerinde üç büyük mayına çarptı. Ağır yaralı halde karaya oturan gemi, dönemin kısıtlı imkanlarıyla yüzdürülerek İstanbul’a, ardından savaşı bitiren Mondros Mütarekesi’nin ardından toplarının kamaları sökülmüş, kazan kapakları indirilmiş bir halde yara bere içinde İzmit Körfezi’ne çekildi. İmparatorluk çökerken, Yavuz da İzmit’in sessiz sularında adeta bir hayalet gemi gibi ölmeyi bekliyordu.
4. Cumhuriyet’in Küllerinden Doğuşu ve Atatürk’ün Vizyonu
Mondros ve Sevr antlaşmaları uyarınca galip devletler Yavuz’un hurdaya ayrılmasını veya kendilerine teslim edilmesini istiyorlardı. Ancak Kurtuluş Savaşı’nın kazanılması ve Lozan Antlaşması ile birlikte Yavuz, yeni Türkiye Cumhuriyeti’nin en büyük deniz mirası olarak tescillendi.
Gemi İzmit’te yaralı ve hareketsiz yatıyordu. Türkiye’de onu tamir edecek ne bir tersane ne de bir havuz vardı. İşte bu noktada Mustafa Kemal Atatürk’ün vizyonu devreye girdi. 1925 yılında genç cumhuriyetin parasıyla Almanya’dan devasa bir yüzer havuz satın alındı ve Gölcük Tersanesi’nin temelleri atıldı. Atatürk, Eylül 1925’te yaralı zırhlıyı ziyaret ettiğinde şu tarihi sözleri söyledi:
“Bu gemiyi Türk Milleti’nin ihtiyacı olan sağlam ve kudretli bir zırhlı şekline sokacağız. Bu kudret, dış politika bakımından da bizlere büyük hizmetler görecek, gurur sağlayacaktır.”
Fransız Penhoët firmasının da iş birliğiyle 1926-1930 yılları arasında gerçekleştirilen büyük tamirat, sadece Yavuz’u kurtarmadı; Gölcük’ü Türk denizciliğinin kalbi haline getirdi. 1930 yılında adından “Sultan Selim” ibaresi kaldırılarak sadece TCG Yavuz olarak donanmanın amiral gemisi oldu.
Cumhuriyet döneminde Yavuz, adeta gövde gösterisi yapan bir diplomatik güçtü. Dönemin Başbakanı İsmet İnönü’yü Varna’ya götürdü, Türkiye’yi ziyaret eden İran Şahı Rıza Pehlevi’yi güvertesinde ağırladı. II. Dünya Savaşı boyunca da Türk karasularının en büyük koruyucusu ve caydırıcı unsuru olarak tarafsızlığımızın güvencesi oldu.
5. Büyük Yolcuya Son Görev: 19 Kasım 1938
Yavuz zırhlısının taşıdığı en ağır, en hüzünlü yük ise hiç şüphesiz 19 Kasım 1938 günüydü. Kendisini çürümekten kurtarıp yeniden denizlere döndüren hamiyi, Mustafa Kemal Atatürk’ü sonsuzluğa uğurluyordu.
Dolmabahçe önlerinde saraydan alınan Atatürk’ün naaşı, Sarayburnu’ndan Zafer torpidosuyla deniz ortasında bekleyen Yavuz’a nakledildi. Yavuz, o gün bayraklarını yarıya indirmiş, güvertesindeki yüzlerce denizci gözyaşlarını içine akıtırken, İzmit’e doğru son hüzünlü seyrine başladı. Türk milleti, kurtarıcısını Yavuz’un o heybetli ve vakur duruşu eşliğinde Ankara’ya uğurladı. Bu görev, geminin tarihindeki en kutsal manevi nişane olarak kaldı.
6. Kahramanın Hazin Sonu: Jilet Fabrikasına Uzanan Yol
Zaman acımasızdı. 1950’lere gelindiğinde teknolojinin hızla gelişmesi, uçak gemilerinin ve güdümlü füzelerin ortaya çıkmasıyla birlikte, devasa toplara sahip dretnot devri tamamen kapanmıştı. Yavuz, 1950 yılında aktif görevden çekilerek Kavaklı açıklarında kızağa bağlandı. 1954 yılında ise donanma envanterinden tamamen çıkarıldı.
Bu aşamada, tarih bilincine sahip askeri ve sivil çevreler Yavuz’un bir müze gemi yapılması için çok uğraştı. Hatta Batı Almanya hükümeti, kendi donanma tarihinin (Imperial German Navy) yaşayan son efsane dretnotu olan bu gemiyi geri satın alıp Hamburg’da müze yapmak için Türkiye’ye resmi teklifte bulundu. Ancak dönemin siyasi vizyonsuzluğu, mali imkansızlıklar ve bürokratik engeller nedeniyle bu tarihi fırsat ellerimizin arasından kayıp gitti.
18 Dec 1969’da Yavuz, sökülmek üzere Makine ve Kimya Endüstrisi Kurumuna (MKE) satıldı. 1973 yılında Gölcük’ten Aliağa’ya doğru son yolculuğuna çekilerek götürüldüğünde, suları yara yara giden o çelik devden eser yoktu.
Ara Güler’in Tanıklığı: “Kahramanın Sonu”
Büyük usta Ara Güler, Yavuz’un o parçalanma sürecini yerinde fotoğraflamış ve “Kahramanın Sonu” adıyla belgeselleştirmişti. Ara Güler, o dramatik anları sonradan şu sözlerle anlatacaktı:
“Bir düşünsek ya; suları yara yara gelen Yavuz hakkında şiirler, şarkılar yazılmış, tablolar yapılmış. Sonra bu kahramanın parçalanışını görüyorsunuz. Kaynak makineleriyle kesiyor, parçalıyorlar. Üzüntülü bir durum, tam bir dram. Bir kahramanı öldürüyorlar…”
1973’ten 1976’ya kadar tam üç yıl sürdü Yavuz’un sökümü. O kadar güçlü, o kadar kalın bir çeliğe sahipti ki, kaynak makineleri bile zorlanıyordu. Sonunda devasa gövde tamamen eritildi, parçalandı ve sanayide eritilerek “jilet” dahil pek çok gündelik demir malzemesine dönüştürüldü. Gemiden geriye sadece İstanbul Deniz Müzesi’nde sergilenen devasa pervanesi, sancağı, bazı topları ve fotoğrafları kaldı.
Yavuz Zırhlısı, bir Alman tersanesinde doğup, Osmanlı’nın batışına şahitlik eden, ardından küllerinden doğan bir cumhuriyetin denizlerdeki kudreti olan eşsiz bir abideydi. Tüm dünyada dretnot sınıfı gemiler arasında en uzun süre hizmette kalma rekorunu elinde bulunduran bu kahraman, her ne kadar sökülerek aramızdan ayrılmış olsa da, Türk milletinin hafızasında ve mavi suların derinliklerinde o heybetli siluetiyle sonsuza dek yüzmeye devam edecektir.

