Batı Dünyasında Bir Osmanlı Hakanı: Sultan Abdülaziz’in Ezber Bozan Avrupa Seyahati
1. yüzyılın ortalarında, Doğu ile Batı arasındaki dengelerin tamamen değiştiği, sanayi devriminin Avrupa’yı devasa bir güç haline getirdiği bir dönemde, Dersaadet’te (İstanbul) alışılmadık bir hareketlilik vardı. Osmanlı İmparatorluğu’nun 32. padişahı Sultan Abdülaziz, o güne kadar hiçbir Osmanlı hakanının yapmadığı, hatta hayal bile edemediği bir şeye hazırlanıyordu: Savaşmak için değil, tamamen diplomatik, kültürel ve stratejik bir vizyonla Batı Avrupa saraylarını ziyaret etmek.
O güne kadar Osmanlı padişahları sınır dışına sadece “sefer” amacıyla, ordularının başında ve kılıç kuşanarak çıkmışlardı. Bu yüzden Abdülaziz’in 1867 yazında gerçekleştirdiği Avrupa seyahati, hem Osmanlı tebaası hem de Avrupalı krallıklar için tam anlamıyla yer yerinden oynatan, ezber bozan bir tarihi kırılmaydı. Gelin, bu muazzam yolculuğun perde arkasına, diplomatik satranç hamlelerine, saray koridorlarında yaşanan magazinsel olaylara ve günümüze kadar ulaşan o ilginç, ispatlanmamış iddialara tüm detaylarıyla göz atalım.
1. Seyahatin Perde Arkası: Padişahı Avrupa’ya Götüren Neydi?
Hiçbir padişah durup dururken, hele ki imparatorluğun mali ve siyasi krizlerle boğuştuğu bir dönemde böyle meşakkatli bir yolculuğa çıkmazdı. Bu seyahatin arkasında, dönemin dahi hariciyecileri Fuad Paşa ve Ali Paşa’nın ince elenip sık dokunmuş diplomatik dehası yatıyordu.
Paris Dünya Sergisi Daveti
Seyahatin resmi kıvılcımı, Fransa İmparatoru III. Napolyon’dan geldi. Paris’te açılacak olan devasa “Uluslararası Sanayi Sergisi” (Exposition Universelle) için Sultan Abdülaziz’e resmi bir davetiye gönderilmişti. III. Napolyon, bu sergiyle Fransa’nın ihtişamını dünyaya kanıtlama peşindeydi.
Diplomatik Satranç ve Rusya Tehdidi
Madalyonun diğer yüzünde ise Osmanlı’nın yalnızlığı ve borç sarmalı vardı. Girit’te isyanlar baş göstermişti, Balkanlar kaynıyordu ve Rusya, Osmanlı’yı “Hasta Adam” olarak niteleyip mirası paylaşmak için pusuda bekliyordu. Fuad Paşa, padişahı ikna ederken şu argümanı kullandı: Eğer Batı’nın büyük devletlerini (Fransa ve İngiltere) yanımıza çekebilirsek, Rusya bize kolay kolay dokunamaz. Ayrıca Avrupalı tefecilere ve bankerlere ‘Osmanlı hala güçlü ve modern bir devlet’ imajı verirsek, yeni krediler bulmamız kolaylaşır.
2. Şer’i Engeller Nasıl Aşılıyordu? “Bastığı Toprak” Meselesi
Padişah gitmeye ikna olmuştu ama ortada çok ciddi bir teolojik ve geleneksel kriz vardı. İslam halifesi ve Osmanlı padişahı, “Darülharp” olarak kabul edilen hristiyan topraklarına nasıl ayak basacaktı? Geleneklere göre padişahın bastığı yer Osmanlı toprağı sayılmalıydı ya da hıristiyan topraklarına basması dini açıdan hoş karşılanmıyordu.
Ayakkabı Tabandaki İstanbul Toprağı Efsanesi
İşte tam bu noktada, tarih kitaplarında kesin bir kanıtı olmasa da nesillerdir anlatılan ve doğruluğu hala tartışılan o meşhur iddia ortaya çıktı. Rivayete göre, ulema sınıfının ve muhafazakar çevrelerin tepkisini çekmemek için dahice bir formül bulundu: Sultan Abdülaziz’in ayakkabılarının tabanına, özel bir hazne yapılarak İstanbul toprağı konulmuştu. Böylece padişah Avrupa’da nereye yürürse yürüsün, teknik ve fıkhi olarak “kendi toprağına” basmış sayılacaktı. Bu iddia resmi Osmanlı arşivlerinde açıkça geçmese de, dönemin saray dedikodularında ve yabancı diplomatların hatıratlarında esprili bir dille sıkça zikredilir.
3. Yolculuk Başlıyor: İstanbul’dan Paris’e İhtişamlı Geçiş
21 Haziran 1867 günü İstanbul’dan demir alan Sultaniye yatı, içindeki devasa devlet erkanıyla birlikte Toulon Limanı’na doğru yola çıktı. Padişahın yanında geleceğin padişahları olan yeğenleri Şehzade Murad (V. Murad) ve Şehzade Abdülhamid (II. Abdülhamid) de vardı.
Fransa topraklarına ayak basıldığı andan itibaren Avrupalılar şoktaydı. Karşılarında barbar, sarıklı ve asık suratlı bir Doğu sultanı bekleyen Paris halkı; son derece şık, Batı müziğine hayran, iyi eğitimli, heybetli ve güler yüzlü bir padişahla karşılaştı. Abdülaziz, Paris’te kaldığı süre boyunca III. Napolyon ile birlikte sergileri gezdi, şerefine verilen devasa balolara katıldı.
4. Paris ve Londra Maceraları: Sarayda Yaşanan Magazinsel Olaylar
Seyahatin en eğlenceli, en çok konuşulan ve günümüzde bile “magazin tarihi” sayfalarını süsleyen olayları Paris ve ardından geçilen Londra’da yaşandı.
İmparatoriçe Eugénie ve Abdülaziz İddiası
Paris’te en çok konuşulan dedikodu, III. Napolyon’un güzelliğiyle ünlü eşi İmparatoriçe Eugénie’nin Sultan Abdülaziz’e duyduğu iddia edilen hayranlıktı. Abdülaziz, uzun boylu, geniş omuzlu, pehlivan yapılı ve oldukça karizmatik bir hükümdardı. Paris balolarında Eugénie’nin padişahla yakından ilgilenmesi, Fransız basınında fısıltılara neden oldu. Hatta bu iddia o kadar büyüyecekti ki, Eugénie iki yıl sonra Süveyş Kanalı’nın açılışı için İstanbul’a geldiğinde, Beylerbeyi Sarayı’nda padişahı ziyaret edecek ve saray dedikodularına göre Abdülaziz’in annesi Pertevniyal Sultan tarafından “Fransız hafifliği” gerekçesiyle hoş karşılanmayacaktı.
Kraliçe Victoria’nın Hayranlığı ve Diz Bağı Nişanı
Paris’ten sonraki durak İngiltere’ydi. Kraliçe Victoria, Osmanlı Padişahı’nı Buckingham Sarayı’nda ağırladı. İngiliz basını günlerce Abdülaziz’in saraydaki kibar tavırlarını, opera sevgisini yazdı. Kraliçe Victoria, padişaha İngiltere’nin en yüksek onur nişanı olan “Diz Bağı Nişanı“nı (Order of the Garter) takdim etti. Ancak hıristiyanlık sembolleri içeren bu nişanın bir müslüman hükümdara verilmesi İngiliz parlamentosunda küçük çaplı bir krize yol açsa da Victoria ağırlığını koyarak nişanı bizzat padişahın göğsüne taktı.
5. İspatlanmamış İddialar ve Saray Efsaneleri
Yolculuk o kadar büyüleyiciydi ki, arkasında pek çok efsane bıraktı. Bunlardan en çok anlatılan iki tanesi şöyledir:
Operada Uyuyakalan Padişah
Londra’da padişahın şerefine muazzam bir opera temsili düzenlenmişti. Batı müziğine ve bestekarlığa (kendisine ait valsleri vardır) oldukça meraklı olan Abdülaziz’in, operanın bir bölümünde aşırı yorgunluktan dolayı hafifçe kestirdiği iddia edilir. Avrupalı diplomatlar bunu “Sultan sıkıldı” şeklinde yorumlasa da, Fuad Paşa’nın durumu fark edip hemen İngiliz yetkililere “Sultanımız gözlerini kapatarak müziğin ruhunu derinlemesine hissediyor” diyerek muazzam bir diplomatik kıvraklık gösterdiği anlatılır.
Şehzade Murad’ın Avrupa’yı Büyülemesi
Seyahatin gizli jönü kesinlikle Şehzade Murad’dı (Geleceğin V. Murad’ı). Fransızca’yı ana dili gibi konuşan, piyano çalan, son derece yakışıklı ve Batı tarzı giyinen Murad, Paris ve Londra sosyetesinin sevgilisi haline gelmişti. Hatta İngiltere’de Kraliçe Victoria’nın torunlarından biriyle evlendirilmesi fikri ortaya atılmış, ancak İstanbul’daki dengeler ve veraset usulü nedeniyle bu fikir sessizce örtbas edilmişti. Bu durum, amcası Abdülaziz ile yeğeni Murad arasında gizli bir kıskançlık krizine de yol açmıştı. Yanlarında sessizce oturan, her şeyi not eden diğer şehzade ise gelecekte imparatorluğu 33 yıl yönetecek olan II. Abdülhamid’di.
6. Dönüş Yolu: Prusya, Avusturya ve Akıllarda Kalanlar
İngiltere’den sonra padişah dönüş yolunda Prusya (Almanya) Kralı I. Wilhelm ve Avusturya-Macaristan İmparatoru Franz Joseph ile de görüştü. Avrupa’nın o dönemki tüm büyük güçlerini yerinde görmüş, onların sanayisini, ordularını, demiryolu ağlarını ve yaşam standartlarını bizzat tecrübe etmişti.
7 Ağustos 1867’de İstanbul’a dönen Sultan Abdülaziz, Sirkeci Garı’nda ve Beyoğlu’nda hıristiyan ve müslüman tebaanın ortak sevgi gösterileriyle karşılandı.
Peki Bu Seyahat Osmanlı’ya Ne Kazandırdı?
Sultan Abdülaziz’in Avrupa seyahati, sadece magazinsel dedikodulardan veya şaşaalı balolardan ibaret değildi. Bu seyahat, Osmanlı İmparatorluğu’nun ömrünü diplomatik anlamda birkaç on yıl daha uzatan stratejik bir hamleydi:
- Siyasi Yalnızlık Kırıldı: Rusya’nın “Osmanlı yarın çöküyor” tezi çürütüldü. Avrupa kamuoyunda Türk imajı ciddi şekilde olumlu yönde değişti.
- Modernleşme Hız Kazandı: Abdülaziz, Avrupa’da gördüğü demiryolu ağlarından, belediyecilik hizmetlerinden ve eğitim kurumlarından çok etkilendi. İstanbul’a döner dönmez Galatasaray Sultanisi’nin açılışı, demiryolu hamleleri ve modern itfaiye/belediye teşkilatlarının kurulması hız kazandı.
- Donanma Güçlendi: İngiliz donanmasının ihtişamını gören padişah, İstanbul’a gelir gelmez bütçeyi zorlayarak dünyanın en büyük 3. zırhlı donanmasını kurmak için düğmeye bastı.
Özetle; Abdülaziz’in 1867 yılındaki o ihtişamlı seyahati, Doğu’nun gururlu hükümdarının Batı’nın gerçeğiyle yüzleştiği, tarihin en renkli, en cesur ve en çok konuşulan diplomatik hamlelerinden biri olarak tarihteki yerini aldı.
Peki araştırmacı ve tarihçiler Sultan Abdulaziz hakkında neler dedi?
Çocuklarımız Sultan Abdulaziz’i tanımıyor
Prof. Dr. İlber Ortaylı: “Bizim mektep çocukları Sultan Abdülaziz’i şişman zanneder. Hâlbuki hiç de öyle değildir. Devrine göre uzun boylu bir padişahtır, pehlivanlarla güreş tutmuştur. Fakat devamlı güreş tuttuğu da söylenemez.
Horoz dövüştürmüştür; hayatımızda hepimiz bir kere saçma bir iş yapabiliriz ama devamlı horoz dövüştüren bir insan değildi. Bunları yazanlar, mesela Abdülaziz’in resim yaptığından hiç bahsetmezler. Batı müziğini bildiğinden, besteler yaptığından da hiç söz etmezler.”
Abdulaziz ve yanındakiler büyük bir üzüntüye kapıldılar.
Zülfü Livaneli: “İlk defa bir halife, Osmanlı halifesi, savaş dışında barış amacıyla o dönemin deyimiyle ‘gavur toprağına’ gitti. Gittiler ve orada Fransa’daki atılımı, gündüz gibi aydınlatılan şehirleri, evleri ve belediye binalarını gördüler. Daha sonra İngiltere’de sanayi devrimini, üretimi ve gelip giden trenleri gördüler.
Aradaki farkın çok açıldığını fark ettiler. ‘Bu farkı nasıl kapatacağız?’ diye büyük bir üzüntüye kapıldılar.”

